_________________________________________________________________________________________________________________________

__________________________________________________________________________________________________________________________
Şiirlerim-Yazdıklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Şiirlerim-Yazdıklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Haziran 2012 Salı

Garfield^a Dair :)


Sanırım 2007-2008 falan.. Müziğe, edebiyata, resme ilgim fazlasıyla artmış bir haldeydim. Duygularımı, düşüncelerimi ifade edecek çeşitli yollar arıyordum.Bir ara konservatuvar okumayı düşündüm. Sonra vazgeçtim şiir yazmaya yöneldim. Ondan da sıkıldım resimle ilgilenmeye başladım. Öyle karışık bir dönemdi işte.
Müzik zevkim de belirginleşmeye başlamıştı. En çok dinlediğim kişi Haluk Levent oluverdi birden bire. Gözümü Haluk Levent'le açıyor gece Haluk Levent'le uyuyordum. Tabii o sırada takip etmemek olmazdı. Bu ilgim artınca Halukweb'e üye oldum :) 
Herqele çekti dikkatimi :)  Yazdığı şiirleri okumak keyifliydi benim için :)  Konuşmaya cesaret edemedim hiç.   Öyle yazıyordu ki benden en az 20 yaş büyük biri vardı sanki karşımda. Sonra başkalarıyla konuşurken konu bir şekilde ona geliyordu.  Bir sevgilisi olduğunu düşünmeye başlamıştım, artık tamamen yitirmiştim ümidimi. Artık hiç şansım yoktu. Zaman zaman şiirlerinin altına yazdığım yorumlara cevap veriyordu ve onu gizli gizli tanımaya çalışıyordum. Bir süre sonra kestim ümidimi, uzun süre girmedim siteye. Pek hoş olmayan bir birliktelik geçti başımdan ve benim şiire olan merakım gün geçtikçe artıyordu. Yazıyordum sürekli. Bir gün tekrar siteye girdiğimde bu şiirlerden birini paylaştım; Ölüm=Sensizlik. Dikkatini çekmiş olmalıyım ki yorumuyla karşılık verdi. Bir kaç şiirimi daha paylaştım ve onunla şiirler üzerinden mesafeli bir sohbet imkanı buldum.
Maalesef aksilikler peşimi bırakmadı yine. Halukweb bir süreliğine kapatıldı..!İlişkime yeni bir şans vermeyi denedim, olmadı. Başka biriyle denedim, olmadı. Sonra çok kişi geldi, hiçbirini kabul etmedim, edemedim. Söz verdim kendime "uzun süre kimse olmayacak" diye. Tam da o sırada yine Halukweb'e girdim ve yeni bir üyelikle 12 Aralık 2010'da yeniden paylaştım şiiri. Aslında belki okur diyeydi sadece. "Güzel mi demek lazım yoksa çok hüzünlü bir şiir mi yazmak lazım bilemedim... Ancak çok büyük aşkların sonlarında böyle sitemkâr şiirler yazdırır gönül...! İlk defa böyle bir şiir okuyorum galiba..! Yinede harika ötesi, konusu hariç.!"  diye bir yorum aldım. Çok geçmeden üyeliğimi yenilemem gerekti ve aynı şiiri tekrar paylaştım; işte hayatımın dönüm noktası...

Konuşmaya, sohbet etmeye başladık. Onu tanıdıkça ilgim daha da artıyordu. Benden 6 yaş büyük, hayat dolu, sevimli, duygusal, çok fazla zorluk çekmiş ama yine de dimdik ayakta, yemek yemeyi seven, kendi halinde bir Garfield tanımış oldum :)   Zamanla birbirimize olan ilgimiz arttı. 
05.03.2011'den beri de hayatıma anlam katmaya devam ediyor  :)
Şimdi geriye dönüp baktığımda 1 yıl + 3 ay (15 ay) boyunca bana huzur, mutluluk, umut veren bir Garfiled :) 
Ne denir ki daha?







(:   ÇOK MUTLUYUM   :)




29 Mayıs 2012 Salı

İstanbul


Nice şairlerin ona methiyeler dizmekten bıkmadığı, yerli ve yabancı yazarların onun güzelliğini tasvir etmekten yorulmadıkları olağan üstü bir şehirdir İstanbul…

Türk edebiyatının ve dünya edebiyatının usta kalemlerinin yazılarına ve şiirlerine, Türk ve dünya sanat tarihinin gelmiş geçmiş en usta ressamlarının tablolarına ve yine Türk ve dünya tarihinin en usta müzisyenlerin eserlerine konu olan bu efsanelerle dolu doğal cenneti anlatmaya kelimeler yetmez.

İstanbul üzerine düşünülenler, İstanbul için yazılanlar ve İstanbul’un düşündürdükleri dünden bugüne ciltler dolusu kütüphaneler oluşturmuştur.İstanbul’da mola veren, yolu İstanbul’dan geçen ve İstanbul’a yerleşen herkes, kendi algısı ölçüsünde İstanbul’u anlamaya, anlamlandırmaya çalışmıştır.

On dokuzuncu asırda, romantizm akımından sonra, insanların gözleri tabiatı görmek için açıldığı vakit, İstanbul bütün şehirler arasında birinci derecede göründü. Avrupa’nın en yüksek şairlerinin gözlerini kamaştırdı ve en güzide ruhlu seyyahlarının hafızalarına yerleşti. Farzımuhal olarak Türklerin yeryüzünde, güzellik namına başka bir eseri olmasaydı, yalnız bu şehir onun nasıl yaratıcı bir kudrette olduğunu ispat etmeye yeterdi.

Türkler bu şehrini imar görmemiş, hâlî bir sahada kurmadı; Şarkî Roma İmparatorluğu gibi asırlarca Avrupa’nın yegâne medeniyeti olmuş ve şaşaasıyla bütün milletlerin gözlerini kamaştırmış bir devletin harabesinin üzerine kurdu.Bunun muzaaf bir kıymeti vardır.Eski Bizans harabesi üstüne kurulan Türk İstanbul, şuan ki halinden bambaşka bir kimlikteydi ve yalnız kendini kuran milliyetinin bir ifadesi halini aldı.

Türkler İstanbul’u 1453’te Bizans’tan bir virane halinde aldılar.O vakit İstanbul’un ne kadar harap, yoksul ve perişan olduğunu, Bizans’ın meftunu olduğundan şüphe olmayan tarihçi Charles Diehl, uzun boylu yazdığı gibi, bu bahsi bundan yirmi sene evvel İstanbul’da vermiş olduğu bir konferansta da iyi tasvir etmiştir.Evet, on beşinci asır Türkleri, İstanbul’u virane olarak aldılar ve derhal imar etmeye koyuldular.Bir asır sonra, o zamanki Avrupa’nın hem en büyük hem en ihtişamlı hem de en güzel şehri haline getirdiler.İnanılsın ki bu hükümde zerre kadar mübalağa yoktur.

Ve yine zerre kadar mübalağa etmeksizin diyebiliriz ki o asırlarda Türklüğün medeni kabiliyeti, Latinlerin medeni kabiliyetinden yüksekti.Latinler, dördüncü Haçlı Ordusu’yla 1204’te İstanbul’u zaptettiler ve şehre kendileri yerleştiler.Bu istilanın nasıl bir facia olduğunu yine o zamanın Avrupa tarihçileri ve o zamandan beri tüm tarihçiler iyi yazdıkları için bir kelime dahi ilave etmeye lüzum yoktur.

Firenk hâkimiyeti İstanbul’da yalnız 57 sene sürebildi.1261 de Latin İmparatoru, hükümeti ve ordusuyla çekildiği zaman, arkasında bir virane bıraktı.Paleologlar, o viraneyi yüz doksan sene süren hâkimiyetleri süresince mâmur edemediler.İşte Türklerin 1453’te buldukları İstanbul bu viraneydi.

Türklerin medeni kabiliyeti çok yüksek olmasaydı, bu viraneyi o kadar çabuk imar edebilirler miydi? Millî kudretleri çok üstün olmasaydı onu beş yüz sene muhafaza edebilirler miydi?

O halde tarihin en kudretli, en şanlı, en zeki, en üstün padişahı olan Fatih Sultan Mehmet ve onun emrindeki binlerce askerin göğsümüzü kabartan mücadeleleri hiçte boşa gitmemiştir. Tam aksine İstanbul’un İstanbul olmasına sebep olan yine Türklerdir.Bu muhteşem şehri muhteşem kılan yine tarih sayfalarının yazdığı en muhteşem millettir.Bilmekteyiz ki Türkler asırlar boyunca varlıklarını sürdürdükleri topraklar üzerinde küçümsenemeyecek kadar muhteşem eserler bırakmışlardır.İstanbul ise Türklerin dünyaya armağan ettikleri en büyüleyici eserdir.

Yahya Kemal’in de dediği gibi:
“Bir iklimin manzarası, mimarisi ve halkı arasında halis ve tam bir ahenk varsa, orada gözlere bir vatan tablosu görünür.

İklimden anlayan gerçek ve hassas bir sanatkâr, İstanbul’un eski semtlerinden herhangi birini, mesela Kocamustâpaşa semtini, yahut Eyüb’ü, yahut Üsküdar’ı yahut da Boğaziçi’nin henüz millî hüviyetini muhafaza eden herhangi bir köyünü seyredince kat’î bir hüküm vererek der ki: ‘Bu halk bu iklimde ezelden beri sakindir ve bu iklime bu mimariden ve bu halktan başka unsurlar yaraşmaz.’ ”

Evet, gerçek ve hassas bir sanatkâr bu hükmü verir.Türkler beş yüz senden beri mimârisini bu şehrin her tepesine, her sahiline, her köşesine kurarken “Artık bu diyar dünya durdukça Türk kalacaktır.” denildiğini hissettirdi.

İstanbul’u anlamak için İstanbul’u okumak; İstanbul’u yaşamak için İstanbul’u anlamak gerekir: o halde bu yazı sizi İstanbul’u anlamaya davet ediyor.Davet İstanbul’un…



NOT : Eski bir yazım... Bugüne özel paylaşmak istedim..

18 Mayıs 2012 Cuma

İçimi Dökmece..

Bazen öyle yalnız hissediyorum ki kendimi. Kocaman bir kuyu içine atılmış, kolu kanadı kırılmış, nefesi alınmış biri gibi..
Çok fazla insan var çevremde, çok fazla dost/arkadaş..! Ama yalnızım.
İçimde öyle çok şey var ki. Birilerine anlatmam gereken, kurtulmam gereken onlarca kelime. Birleşip doğru düzgün bir cümle oluşturmayı bekleyen onlarca/yüzlerce kelime... Boşaltmalıyım heybemi bir yerlere. Kurtulmalıyım onlardan. Bir Nazım (Nazım Hikmet) gibi, bir Atilla (Atilla İlhan) gibi, bir Ümit Yaşar (Ümit Yaşar Oğuzcan) gibi ya da sevdiğim diğer tüm şairler/yazarlar gibi dökmeliyim içimi. Kurtulmalıyım boğazımdaki düğümden. Kurtulmalıyım ki nefes almaya yeniden başlayabileyim.
Hayalperest bir kızım kendimi bildim bileli. Onlarca minik dostum var benim. Kalemlerim, kağıtlarım... Bazen bir melodi eşlik ediyor hüznüme bazen de sadece sarıldığım yastığım. Bazen elimde bir kitapla rahatlıyorum bazen de film izlerken. Seviyorum yalnızlığı. Kimsenin beni anlamadığı büyük bir kalabalık içerisinde kaybolmaktansa sessiz yalnızlığımda, minik dostlarıma kendimi anlatmayı seviyorum. Beni yanlış/eksik anlama ihtimallerinin olmamasını seviyorum. Kendimi anlatmak için doğa üstü bir çaba harcamam gerekmemesini seviyorum. Derin derin nefes alabiliyor olmayı seviyorum. Beni sıkıp bunaltma ihtimallerinin olmamasını seviyorum. Hiçbir şeye mecbur olmamayı seviyorum.
Evet çok şey sayabilirim yalnızlığımda sevdiğim... Büyük bir serüven, harika bir macera...
Ne tuhaf değil mi? Her şarta her ortama alışıyor insan. Her durumu katlanılabilir kılıyor kendine. Gözyaşlarında yüzmeyi, kahkahalarda boğulmayı öğreniyor. Yalnızlıktan koca bir okyanus oluşturup, elinde bir kahve, arka planda kısık bir müzik, bacaklarını uzatıp keyfini sürüyor hayatın.
Biri gelip bozmadıkça rahatımı, bu büyüyü bozmadıkça mutluyum ben. Seviyorum yalnızlığımı, minik dostlarımı.

Hayır, özlemiyorum çocukluğumu. Durum hep aynıydı benim için. Ne eksik ne fazla. Hep yalnızdım ben. Alıştım yalnızlığa...!

11 Mayıs 2012 Cuma

En Büyük Hatam..


Penceremde güzel bir bahar havası,
Oysa içimde fırtınalar kopuyor.
Titriyorum,
Donuyor ellerim…
İçimi ısıtan senmişsin aslında.
Sen tutunca ellerimi, ısınıyordum.
Gözlerime bakınca, eriyordu yüreğim.
Ama şimdi sen yoksun;
Ellerim ellerinsiz,
Gözlerim gözlerinsiz,
Yüreğim yüreğinsiz,
Bense sensizim…
Gittiğinden beri çaresiz,
Mutsuz,
Umutsuzum…
Sen gittin gideli her şey zevksiz;
Gözlerim her an ıslak,
Odam sürekli karanlık,
Yatağım soğuk…
Yokluğunda her şey anlamsız;
Şarkıların hiçbiri anlam taşımıyor,
Okuduğum kitaplar hiçbir şey anlatmıyor,
İzlediğim filmlerin konusu yok…
Senin olmayışın nefes almamı engelliyor…
Sensizken üşüyorum,
Sensiz yaşanmıyor.
Meğer ne kadar önemliymişsin,
Ne çok değerliymişsin,
Aslında her şeyin anlamı sendeymiş,
Tüm eksikleri tamamlayan senmişsin.
Hani seni sevmek hatamdı demiştim ya,
Aslında ‘git’ demem hataymış.
En büyük hatamı
Seni sevmekle yaptığıma inanırken;
En büyük hatam,
En büyük yanlışım,
Beklide ölüm sebebim,
‘Git’ dememmiş…
29 Kasım 2008



Dinlediğim bir hikaye sonrası yaşlı gözlerle dökülmüş satırlar..

17 Nisan 2012 Salı

NOKTA…








Bo
ş bir oda, sessiz sokaklar ve koskaca bir karanlıktan ibaretti sensizlik. O gece boştu her yer, anlamsızdı her şey. Boş bir yürekti bana kalan ardından. Bomboş bir yürek ve coşkunun en hat safhasındaki duygular…

Bir ka
ğıt ve bir kalemden ibaret tüm sırdaşım. Yazıyorum işte yine ama bu sefer sensizliğe. Anlatamadıkları ve anlatamayacakları olan bir insan oldum hep, bundan sonra da olacağım gibi. Bakamadım gözlerine hiçbir zaman, bundan sonra da bakamayacağım gibi.

Şimdi karşımda duruyor hayalin. İşte tam karşımdaSana anlatamadıklarımı anlatıyorum kağıtlara, bakamadığım gözlerine bakıyorum doya doya.

‘‘Çok cesur bir kızsın’’ derdin hep. Ama hiç bilmedi
ğin, hiç bilemediğin ve hiç bilemeyeceğin ben aslında çok korkuyordum. Cesur olarak tanımladığın bu kız, kocaman yüreğine güvendiğin bu kız çok korkuyordu. Çok korktu, korkuyordu ve korkmaya devam edecekti de.

Hayat korkuttu bu küçük mele
ğinin gözünü. Hayat dediğin o şey korkutuyordu beni.

Evet bitanem inanmadım, inanamadım a
şka. Bu dünyada aşık olanların varlığına ve aşık olunabileceğine inanmadım ben. Acıyı biliyordum, umutsuzluğu, karamsarlığı yaşamıştım. Ama inanmıyordum mutluluğa, mutlu olunabileceğine ve aşkaİnandıramamışlardı, kandıramamışlardı senin ‘‘masum’ diye tanımladığın bu yüreği.

Şimdi yazıyorum; sana değil, sensizliğe. Şimdi bakıyorum; gözlerine değil, hayaline. Şimdi daha çok inanıyorum; aşka değil ama acıya.

Gözü yükseklerde, hayalperest bir kızdım, evet! Ama en güzel hayalleri sen kurardın hep. Ben mutlulu
ğu, iki mutsuzluk arasındaki o kısa zaman dilimi olarak tanımlarken; sen, ‘‘Benim mutluluğum sensin’’ derdin hep. Mutluluğu bende bulduğunu söyler, birlikte mutlu olacağımıza inanırdın.

Olmadı bitanem. Olmadı. Olamadı. Bu koca okyanusun ortasına gelmi
şken bıraktık ellerimizi. İkimizin de ulaşacağı limanlar farklı. Eğer yanıyorsa bir yerlerde mutluluk feneri, ikimizinki ayrı.

Mutluluklar bitanem… Bu sayfaya son noktayı koydu
ğumda artık sen geçmişimde tatlı bir hatıraArtık son kez ve gerçekten nokta… 


13/01/2009

Bunlara da bir bakın :)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...